Kelimenin Işığında: Göz Tembelliği Üzerine Bir Edebi Yürüyüş
“Bir bakış, bin kelimeden fazlasını anlatır.”
Edebiyatın büyülü dünyasında bakış, yalnızca bir eylem değil, bir anlam üretme biçimidir. Göz insanın ruhuna açılan pencere olarak kabul edilirken, bu pencerenin birinin ardında sisler dolaşıyorsa, anlatı da bulanıklaşır. Göz tembelliği —tıpta “ambliyopi” olarak bilinen bu durum— işte o bulanıklığın bedensel karşılığıdır. Ancak biz bu yazıda, kelimelerin gücüyle bu bedensel meseleyi ruhun tembelliğine, algının ihmalkârlığına ve görmenin edebi derinliğine doğru çevireceğiz.
Bakmanın Sorumluluğu
Bir roman kahramanını düşünelim: Kafka’nın Gregor Samsa’sını ya da Camus’nün Meursault’sunu. İkisi de dünyaya farklı gözlerle bakar. Gregor, bir sabah böceğe dönüşür ama ailesinin ona bakışındaki soğukluk asıl dönüşümü yaratır. Meursault ise gözlerinin önünde olup bitenlere karşı ilgisizdir; o da bir tür “göz tembelliği” içindedir. Çünkü görür ama anlamaz. Göz tembelliği burada yalnızca tıbbi değil, varoluşsal bir durumdur: Görmek ile anlamak arasındaki mesafenin büyümesidir.
Edebiyatta Gözün Sessizliği
Edebiyat tarihinde göz, hem tanığın hem de suskunun simgesidir. Virginia Woolf’un “Mrs. Dalloway” romanında Clarissa’nın pencereden dışarıya bakan gözleri, yalnızca şehri değil, iç dünyasını da izler. Ancak her bakış bir fark ediş midir? İşte burada “göz tembelliği” metaforu derinleşir: Ruhun bir gözü, belki de daima tembeldir; gördüğü dünyayı seçici algılar, kimi sahneleri karartır.
Göz tembelliği tehlikeli midir?
Eğer bu soru sadece bedenin değil, ruhun alanına da taşınırsa, evet, oldukça tehlikelidir. Çünkü bir kere görmeyi reddeden göz, bir daha bakmanın güzelliğini hatırlayamayabilir.
Algının Eksikliği, Anlatının Eksilmesi
Bir metinde eksik bir cümle, anlatıyı nasıl yarım bırakırsa, tembel bir göz de dünyayı yarım algılar. “Görmek yetmez, idrak etmek gerekir,” der ustalar. Tıpkı Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”sında minyatür ustalarının körleşmesi gibi: Fazla bakmak da, az görmek kadar tehlikelidir. Göz, hem ışığın hem de anlamın aracıdır. Eğer bu araç tembelleşirse, anlatı da bulanıklaşır, dünya da.
Modern Çağda Görsel Tembellik
Günümüz insanı, ekranların ışığında sürekli “görür” ama nadiren “fark eder.” Bu durum edebi bir göz tembelliğidir.
Bir sosyal medya akışında kaybolan imgeler, bir roman sayfasına tutunamayan dikkat…
İşte modern çağın göz tembelliği burada başlar: Göz açık, anlam kapalı.
Ruhun göz kasları çalışmazsa, kelimeler de bulanıklaşır.
Gözün Uyanışı: Anlamaya Davet
Edebiyatın gücü, insanı yeniden görmeye zorlamasındadır. Nazım Hikmet’in bir mısrasında, “Bakmak, sevmektir biraz” der. Bu bakış, yalnızca dışa değil, içe dönüktür. Göz tembelliği işte burada sembolik anlamına kavuşur:
Bir insan, dünyaya, topluma, hatta kendine tembelce bakarsa, hikâyesini kaybeder.
Edebiyat ise tam tersine, her kelimeyle bir “göz egzersizi” yaptırır okura.
Sonuç: Gözün Tembelliği, Ruhun Sessizliği
Göz tembelliği tehlikeli midir?
Evet — çünkü bu tembellik, yalnızca retinada değil, algıda, fark edişte, hatta duyguda başlar.
Edebiyat, bizi bu tembellikten uyandıran bir alarm gibidir. Her metin, bir “bak yeniden” çağrısıdır.
Bir roman kahramanının bakışı, bir şiir dizesinin ışığı, bir hikâyenin karanlığı… Hepsi, gözün yeniden açılmasını ister.
Okur, şimdi senin gözlerinle bu metin tamamlanacak.
Görmeyi, anlamayı ve anlatmayı yeniden tanımlamak senin elinde.
Yorumlarda, “görmek” kavramı sende neyi uyandırıyor? Belki bir hatırayı, belki bir roman karakterini, belki de kendi içindeki tembel gözün sesini…
Sen nasıl görüyorsun dünyayı?