Bir Akşamın İçinde Kaybolan Sessizlik
Kayseri’de akşamlar her zaman biraz sert gelir bana. Güneş çekilirken hava bir anda soğur, sanki gün boyu biriktirdiği tüm yorgunluğu üzerimize bırakır. O gün de öyle bir akşamdı. Günlüklerime yazacak çok şey birikmişti ama elim kaleme gitmiyordu. İçimde tuhaf bir ağırlık vardı, adını koyamadığım.
Telefonum çaldığında, ekranın ışığı odanın loşluğunu yırtmıştı. Arayan annemdi. Sesindeki titreme daha ilk saniyede içime bir şey oturttu.
“Dayın fenalaştı… hastanedeyiz.”
O an zamanın yavaşladığını hissettim. Üzerime giydiğim montun bile ağırlığı artmıştı. Evden nasıl çıktığımı, arabaya nasıl bindiğimi hatırlamıyorum. Sadece Kayseri’nin geceye dönen sokakları gözümün önünde bulanık bir film gibi akıyordu.
Hastanenin Soğuk Işığı
Acile vardığımda kapının otomatik açılış sesi bile kalbimi sıkıştırdı. İçeriden gelen beyaz ışık, sanki tüm duyguları sterilize ediyordu. Ama benim içimdeki panik sterilize edilecek gibi değildi.
Koridorda koşuşturan hemşireler, sedyeler, telaşlı adımlar… Hepsi birbirine karışmıştı. Annemi gördüm köşede. Gözleri kızarmış, elleri birbirine kenetlenmişti. Yanına gittiğimde hiçbir şey söylemedi. Sadece sarıldı. O sarılma, bütün kelimelerin yerini aldı.
Sonra kapı açıldı. İçeriden bir doktor çıktı. Yüzünde yorgun ama kontrollü bir ifade vardı.
“Kalbi durdu, müdahale ediyoruz.”
O cümle, beynimde yankılanıp durdu. Kalbi durmak… Bu kadar basit iki kelime, bir insanın bütün hikâyesini nasıl böyle durdurabiliyordu?
“Defibrilatör kaç joule?” Sorusu
İçeriden bir anda tiz bir alarm sesi yükseldi. O ses, hastanenin duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. Koşuşturma arttı. Bir hemşire kapıdan çıkarken elindeki cihazı gördüm. Üzerinde kablolar, elektrotlar… O an kelimeyi ilk kez o kadar net duydum: defibrilatör.
Bir anlığına etraf sessizleşti. Sanki dünya bana tek bir soru bırakmıştı: Defibrilatör kaç joule?
Bunu gerçekten yüksek sesle söylemedim ama zihnimde yankılandı. Çünkü o an anlamak istiyordum. Kalbi yeniden çalıştırmak için ne kadar enerji gerekiyordu? Bir insanın hayatını geri getirmek için kaç joule yeterdi?
Kimse bana cevap vermedi. Ama o cihazın her şokunda, o sorunun ağırlığını daha fazla hissettim.
Zamanın İçinde Asılı Kalan Dakikalar
Bekleme salonuna geçtik. Sandalyeler sertti, ışık fazla beyazdı, duvarlar fazla sessizdi. Her şey fazlaydı ama hiçbir şey yeterli değildi.
Annem dua ediyordu. Ben ise sadece duvarlara bakıyordum. Düşüncelerim birbirine dolanmıştı. Çocukluğumda dayımla gittiğim piknikler, onun anlattığı hikâyeler, Kayseri’nin yaz akşamlarında içtiğimiz çaylar… Hepsi birer birer gözümün önüne geliyordu.
Ve her görüntünün üstüne aynı soru düşüyordu:
Defibrilatör kaç joule?
Sanki cevabı bilirsem, içerideki savaşın nasıl gittiğini anlayacaktım. Sanki sayılar, hayatla ölüm arasındaki çizgiyi açıklayabilirdi.
Ama açıklamıyordu.
İlk Şokun Sessizliği
Kapı tekrar açıldığında bir hemşire çıktı. Gözleri ciddi ama umutsuz değildi. Bu bile içimde küçük bir kıvılcım yaktı.
“İlk şok verildi.”
O an içimde bir şey titredi. Sanki o enerji sadece bir cihaza değil, hepimize yayılmıştı. Bir umut, ince ama kırılgan bir ip gibi gerilmişti.
Defibrilatörün ne kadar joule verdiğini bilmiyordum ama o an şunu hissettim: sayılar sadece teknik bir bilgi değil, hayatın içine düşen görünmez dalgalardı. Her şok, bir ihtimaldi.
Beklemek, en ağır işti.
Hastane Koridorunda Kendimle Yüzleşme
Koridorun ucundaki camdan dışarı baktım. Kayseri gecesi sakindi. Dışarıda hayat normal akıyordu. İnsanlar yürüyordu, arabalar geçiyordu, kimse içeride verilen savaşın farkında değildi.
O an kendime kızdım. Hayatın bu kadar kırılgan olduğunu neden sadece böyle anlarda hatırlıyorduk?
Telefonum titredi. Bir mesaj geldi ama açmadım. Dünyayla bağlantımı koparmak istedim. Çünkü içeride başka bir dünya vardı ve ben sadece oradaydım.
İçimden tekrar tekrar aynı soru geçiyordu:
Defibrilatör kaç joule?
Bu soru artık bir merak değil, bir çaresizlikti. Çünkü cevabı bilmek hiçbir şeyi değiştirmiyordu ama bilmemek de dayanılmazdı.
İkinci Şok ve Umudun İnce Çizgisi
Bir süre sonra tekrar hareketlilik oldu. Hemşireler hızlı adımlarla içeri girdi. Kalp monitöründen gelen sesler koridora kadar ulaşıyordu.
Sonra yine o ses: elektriksel şok.
Kapı kapandığında annemin gözleri bana döndü. O bakışta binlerce cümle vardı ama hiçbiri söylenmedi.
Ben sadece şunu düşündüm: İnsan hayatı gerçekten bu kadar ince bir çizgi miydi? Birkaç joule’lük enerji, bir kalbin yeniden atıp atmayacağını mı belirliyordu?
İçimde hem umut hem korku aynı anda büyüyordu. Bu ikisinin birlikte var olması ne kadar yorucuydu, o an anladım.
Geceyle Gelen Gerçek
Saatler geçmişti ama zamanın nasıl aktığını bilmiyordum. Hastane koridorunda zaman farklı akıyordu; bazen donuyor, bazen hızlanıyordu.
Sonra doktor tekrar çıktı.
Bu kez yüzü daha yumuşaktı ama hâlâ temkinliydi.
“Kalp ritmi geri geldi. Yoğun bakıma alıyoruz.”
O an dizlerimin bağı çözüldü. Oturduğum sandalyeye sanki çakıldım. Annem ağlamaya başladı ama bu kez gözyaşları farklıydı. İçinde hem korku hem rahatlama vardı.
Ben ise sadece boşluğa baktım. Hiçbir şey düşünemiyordum.
Ama zihnimin bir köşesinde hâlâ o soru vardı:
Defibrilatör kaç joule?
Bu kez cevabın peşinde değildim. Sadece o anın ağırlığını anlamaya çalışıyordum.
İçimde Kalan İz
Hastaneden çıktığımda Kayseri’nin gece havası yüzüme çarptı. Soğuktu ama canlıydı. Gökyüzü açıktı, yıldızlar vardı.
O an fark ettim ki bazı soruların cevabı teknik değildir. Bazı sorular sadece insanın içini büyütür.
Defibrilatörün kaç joule verdiğini belki bir kitapta okuyabilirdim. Ama o gece öğrendiğim şey sayı değildi. Hayatın, bir cihazın kısa bir anlık şokuna bu kadar bağlı olabilmesiydi.
Ve en çok da şunu hissettim: Umut, bazen bir makinenin sessizce verdiği enerji kadar güçlüydü.
Günlüğüme Kalan Son Cümle
Tavsiye Ettiğimiz İçerik: Defibrilatör cihazı nasıl çalışır ?
Eve döndüğümde defterimi açtım. Uzun süre boş sayfaya baktım. Sonra tek bir cümle yazdım:
“Bazen hayat, kaç joule gerektiğini bilmediğin bir şokla geri gelir.”
Kalemi bıraktım. Işıkları kapattım. Ama içimde o hastane koridoru hâlâ duruyordu.